Yazar, gazeteci ve çevirmen Stefan Weidner şu anda “Atelier Galata” konuk sanatçı programıyla İstanbul’da bulunuyor. Bu programın yöneticisi Jochen Proehl’un -ki daha önce kendisiyle sanatçı yönüyle ilgili bir video röportaj yapmıştık- nazik daveti vesilesiyle tanıştık. Ve işte bu tanışmanın bir meyvesi olarak, İstanbul Film Festivali üzerine kaleme aldığı ve İngilizcesine bu linkten ulaşabileceğiniz yazının Türkçe çevirisini izniyle sizlerle paylaşıyoruz. istanbulberlin hâlâ “doğum izninde” olsa da bu yazıyı sizleri istanbulberlin Hattı’ndan yeni filmlerle karşılaştırması ve İstanbul Film Festivali’ne bir de onun gözünden bakmanız dileğiyle paylaşmak istedik.

İki Deprem Arasında: 42. İstanbul Film Festivali

Yazan: Stefan Weidner
Çeviren: Çağla Vera
Sinema sanatı ve gerçeklik, İstanbul Film Festivali’ndeki kadar yoğun bir diyaloğa neredeyse başka hiçbir önemli film festivalinde girmiyor. Stefan Weidner festivaldeydi.

İstiklal Caddesi’ndeki döviz bürolarında Türk lirasının değer kaybı gün be gün takip edilebiliyor. Doğu Anadolu’daki yıkıcı deprem de henüz dillerden düşmedi. Ancak Türkiyeliler, parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı 14 Mayıs tarihine odaklanmış durumda. Konuştuğunuz hemen herkes hükümetin değişeceğine dair umutlu. Bu gerçekleşse de gerçekleşmese de siyasi deprem çok büyük olacak.

Ramazan ayının ortasında, 18 Nisan’da sona eren harika 42. İstanbul Film Festivali’ni kıstas alırsak, bu olumsuzluklar ne sinema keyfine zarar veriyor ne de sinematografik yaratıcılığı yaralıyor. Hatta bunun tam tersi bir etkisi olduğu söylenebilir: Zor koşullar filmlerin mesajlarını keskinleştirerek onlara uygun bir arka plan sağlıyor. Avrupa ile Asya arasına demir atan filmler bu durumdan en çok faydalanıyor.

Elli Alman Filmi?

Festival haftasının ilk cumartesi günü, Goethe Enstitüsü’nün düzenlediği kahvaltı resepsiyonunda “Alman Filmleri”nin temsilcisi, festivalde elli Alman filminin gösterildiğini iddia etti. Ama bu bir göz boyamaydı. Alman ortaklı elli film, elli Alman filmi anlamına gelmiyor. En iyi katkılardan bazıları Alman-Türk, Alman-Kürt, Alman-İran yapımlarıyken, “saf” Alman filmleri çetin İstanbul arka planının önünde daha ziyade hayalperest bir etki uyandırıyor.

Almanya’nın dünyaya yabancılaşmasına, yazarlarımızın nevrotik partnerleriyle yaşadıkları sorunlar örnek gösterilebilir: Mesela Margarethe von Trotta’nın Bachmann biyografisi “Reise in die Wueste (Çölün Kalbine Yolculuk)” filminde Max Frisch (Ronald Zehrfeld) ile Ingeborg Bachmann (Vicky Krieps). Ya da Christian Petzold’un “Roter Himmel (Kızıl Gökyüzü)” filminde, kitap taslağıyla cebelleşen çiçeği burnunda yazar Leon (Thomas Schubert) ile anoreksik Paula Beer’in canlandırdığı Alman filolojisi öğrencisi Nadja.

İstanbul’dan bakıldığında, Alman sineması, seksenli yılların “yeni bireycilik”ine sıkışıp kalmış görünüyor. Yeni küresel gerçekliği karşılamakta acınası şekilde başarısız kalıyor.

Bu filmler, arkasında sadece ya da öncelikle Alman zihinlerin olmadığı “Alman” filmlerinden ne kadar da farklı! Fatih Akın, Kürt-Alman gangster rapçi Giwar Hijabi, nam-ı diğer Xatar’ın macera dolu hayatını “Rheingold” ile sinemaya uyarlarken, ana akım televizyona hitap eden keyifli bir izlence ile göçmen yaşantısını gereken özgünlükte yansıtmak arasında bir denge kurmayı başarıyor. Engin Kundağ’ın “Ağrı”sı (Ararat) ve şu anda Berlin’de yaşayan Ayşe Polat’ın “Kör Noktada” (Im toten Winkel) filmi, titiz ve sanatsal bir estetiğe sahip diğer iki Türk-Alman yapımı.

https://www.youtube.com/watch?v=cYIU5vlBC8g

Gözetim Toplumunda

İstanbul’da en iyi Türk filmi ödülünü alan “Kör Noktada”, gerilim kılığında politik bir dram: miras edinilen travmaların, gözetim toplumu paranoyasının ve politik şiddetin derinlemesine bir incelemesi. Kars’ta geçen film, bir Alman film ekibini gözetlerken kendisi de takip edilip gözetlenen ve tehdit edilen Türk milliyetçisi bir ajanın ailesine odaklanıyor.

Başrollerden birini, ajanın kızı Melek’i, henüz yedi yaşındaki Çağla Yurga, büyüleyici bir varlık göstererek canlandırıyor. Adının anlamıyla da düşünebileceğimiz Melek, var olmayan şeyler görmekle lanetlenmiş gibi görünüyor. Oysa aslında, takip ve gözetim sonucu ortaya çıkan, diğerlerinin bastırdığı paranoyayı dışa vuruyor. Bir çocuğun son derece güncel siyasi bir filmde bu kadar inandırıcı bir oyunculuk sergilemesi nadir görülür. Sonunda kaçınılmaz olarak baskıcılara geri tepen baskı, bu karmaşık siyasi meselede incelikli ama apaçık bir şekilde sahnelenir. Sinema burada aynı zamanda kamera gözünden yayılabilecek şiddet üzerine düşünerek kendi mecrasını da sorgular. ARTE tarafından finanse edilen filmin İstanbul’da sorunsuz bir şekilde gösterilebilmesi neredeyse hayret verici. Umalım da Almanya’nın yıpranmış beyaz perdesinde de gösterilebilsin.

Ayşe Polat, Ödül Töreni’nde, fotoğraf Salih Üstündağ.

Tersine Dönen Güç Dengeleri

Engin Kundağ’ın “Ağrı” filmi “Kör Noktada”dan hem epey farklı olmakla birlikte en az onun kadar güçlü. Almanya’da okuyan Zeynep’in (Merve Aksoy) anne ve babası, Türkiye’nin doğusundaki Ağrı Dağı’nda bir taş ocağına yatırım yapmıştır. Zeynep, Berlin’de bir araba kazasına neden olduktan sonra öfkeyle dolu bir hâlde ailesinin yanına kaçar, onların parçalanmış evliliklerini inceler ve geleneksel, ataerkil güç ilişkilerini tersine çevirir: Babasının cezalandırıcı öğütlerine katlanmak yerine, kelimenin tam anlamıyla karşı saldırıya geçer. Annesiyle ilişkisi olan babasının çalışma arkadaşıyla yüzleşir ve onu cinsel olarak aşağılamaktan da çekinmez.

İsmiyle müsemma çorak araziden yükselen yaşlı yanardağ Ağrı, Türk-Alman yaşam tasavvurlarının parçalanmışlığından aniden yükselip taşabilen acı ve öfkeyi temsil ediyor.

Bu öfke, filmde neredeyse eziyete dönüşecek kadar uzun, durağan kamera çekimleriyle yakalanıyor. Filmde fazla diyalog yok ve pek bir şey olmuyor. Ancak olan o az şeyin amansız etkisi, izleyicide uzun süre yankılanıyor.

Alman-İran Filmleri

Bu şaşırtıcı şekilde politik festivalde yalnızca Türk-Alman filmleri değil, Alman-İran filmleri de gösterildi. Steffi Niederzoll’un belgesele yaklaşan “Tahran’da Yedi Kış”ı (Sieben Winter in Teheran) Reyhaneh Jabbari’nin yazgısını anlatıyor: On dokuz yaşındayken kendini birtakım bahanelerle evine çekip tecavüz etmeye yeltenen adamı bıçaklayarak öldüren kadın. Reyhaneh Jabbari idam cezasına çarptırılıyor: Bu cezayı kurbanın ailesinin yerine getirmesi gerekiyor, gerçi aynı zamanda ceza yine aile tarafından bozulabiliyor. Aileler arasında sonuçsuz müzakerelerle geçen yedi acı dolu yılın ardından Reyhaneh Jabbari 25 Ekim 2014 tarihinde idam ediliyor.

Niederzoll, ailenin gizlice cep telefonlarıyla çekilmiş videolarından, röportajlardan ve gerçeğe uygun kurgulanan sahnelerle İran gerçekliğinin bu acımasız ama pratikte filme çekilmesi neredeyse olanaksız yönünü görünür kılmayı başarıyor. Niederzoll İran’a seyahat edemediği için, bu ülkedeki arkadaşlarının, aktivistlerin ve sürgündeki İranlıların iş birliğine dayanarak hareket etmesi gerekti. Böylece, İranlı destekçilerin güvenlikleri nedenleriyle ne yazık ki isimlerinin verilemediği dokunaklı bir Alman-İran ortak yapımı ortaya çıktı.

İran Yapımı Holokost Uyarlaması

Dikkatleri üzerine çeken ikinci İran filminin, salt İran yapımı olmasına karşılık Alman tarihiyle karanlık bir bağlantısı var. İstanbul Film Festivali Altın Lale En İyi Film Ödülü’nü alan Houman Seyyedi’nin “Üçüncü Dünya Savaşı” (Jang-e jahani sevom) her şeyden önce bir sosyal dram. Filmin baş karakteri, bir Holokost filmi için dekorun kurulumuna yardım etmek üzere işe alınan amele Shakib (Mohsen Tanabandeh).

Hitler’i canlandıracak aktör ansızın ölünce, Shakib’den diktatör rolünü oynaması istenir. Başta buna dirense de ekibin baskısına karşı koyamaz. Çekimler sırasında, kız arkadaşı sağır dilsiz seks işçisi Ladan’ı (Mahsa Hejasi) yaşadığı dekor evinde sakladığında, ev senaryoya uygun olarak alevler içinde kalır. Ladan yanarak ölür ama Shakib’e kimse inanmaz ve Ladan’ın ölümünün sorumluluğunu üstlenmez, bunu kabul etmek dahi istemez. Çaresizlik içindeki gönülsüz Hitler aktörünün, rolünü kelimenin tam anlamıyla üstlenmesinin ve adaleti kendi ellerine almasının sonuçları kitlesel katliam olur.

Dünyanın Ahvali Alegorisi

Bu olay örgüsü bir Yunan trajedisi acımasızlığıyla gelişiyor ve bozuk bir toplumun kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkıyor. Faşizm, İslam kisvesi altında geri dönmez; ekonomik eşitsizliklerden, siyasi kısıtlamalardan ve toplumsal güç ilişkilerinden kaynaklanır. Film sadece İran’ın değil, bir bütün olarak dünyamızın durumu üzerine harika bir alegori. Görünüm ve gerçek, kurgu ve gerçeklik kontrolsüzce birleşiyor ve sonunda kimse sorumluluk üstlenmiyor.

Festival izleyiciler tarafından korkunç bir ilgiyle karşılandı. Filmlerin çoğunun biletleri tükendi. Festivaller, Hollywood, Cannes ya da Berlin’de genellikle ihtişamla ilgiliyken, İstanbul’da her şeyle ilgiliydi. Burada görünüş, asla gerçeği maskeleyecek kadar güzel olamaz. Sinema bir illüzyon makinesi hizmeti vermek yerine, gerçekliği ortaya çıkaran bir araca dönüştü. Şimdi aynı filmleri birçok festivalde izleyebiliyorsak da onları İstanbul’da izlemek özellikle değerliydi. Zira bu filmler başka festivallerde sadece gösterilirken, İstanbul’da gerçeklik testinden geçmek zorunda. Ancak burada, neye kadir oldukları ya da belki de neye kadir olmadıklarını gösterebilirler.

Gerçeklikle Kesişim

Goethe Enstitüsü’nde elli Alman filminin konuşulduğu Cumartesi kahvaltısının sonunda, buraya bir taş atımı mesafedeki İstiklal Caddesi üzerindeki ünlü alışveriş merkezinde küçük bir eyleme tanıklık edilebiliyordu. Bu eylemi yapanlar, her hafta devlet tarafından kaçırılıp kaybedilen oğullarını anan ve Ayşe Polat’a filmine ilhamı veren “Cumartesi Anneleri”ydi.

Yoldan geçenler onlara katılmayı aklından geçirmesin diye ağır silahlı polis memurlarından oluşan bir çemberle kalabalıktan ayrıştırılmıştılar. Çemberin içinde yedi polis, zar zor seçilebilen tek bir protestocunun etrafında çok daha sıkı ikinci bir çember oluşturmuştu. Bu kişi, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) tekerlekli sandalyesine zincirlenmiş Milletvekili Musa Piroğlu’ydu. Bir gece önce filmlerde gösterilenler birdenbire sokakta oynanıyor gibiydi. İstanbul’da kurgu ve gerçeklik, gerilim, sürpriz ve içgörü dolu bir diyaloğa giriyor. 42. İstanbul Film Festivali’ni güçlü ve benzersiz kılan tam da bu!

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bu Başlıkta Daha Fazla - Zamanın İçinden

Fikirlerinizi paylaşın